Skip to content
from the January 2012 issue

Adalara Dogru

Hazal Mutti’yi son gördüðünde, kullanılmış kitaplar yüzünden kavga etmişler, Hazal onun burnunu tırmalamış, o da Hazal’ı ısırarak karşılık vermişti. O yüzden akşam üzeri Hazal dut ağacının altındaki salıncakta keyifle sallanırken Mutti asık bir suratla karşısında belirdiğinde biraz şaşırdı, ne yapacağını bilemedi. Mutti ona doğru ilerledi ve, suratındaki ciddi ifadeyi bozmamaya gayret ederek:

“Benimle gel, seni bir yere götüreceğim” dedi.

Normal koşullarda Hazal, onun bu veya herhangi başka bir isteğini yerine getirmek için önce yarım saat kadar birlikte kendisinin sevdiği bir oyun oynamalarını şart koşardı ama, aralarında barışın sağlanması için bir iyi niyet gösterisi olarak hiç şartsız onunla gitmeyi kabul etti. Gül ve ortancaların arasından süzülen patikanın üzerinden yürüdüler ve yeşil bahçe kapısını iterek dışarı çıktılar. Güneşin, toprak yolun üzerine en kuvvetli vurduğu saatti. Görünürde kimse yoktu. Sessizce yaşlı incir ağacının yanından geçtiler, sonra asfalt yola çıkıp yokuş aşağı indiler. Yakındaki askeri kamptan gelen çöp kokularının  balık ve çürümüş yosun kokularıyla karıştığı yerde yol bitti. Orada durdular.

Yolun bittiği noktadaki küçük kayıkhanede balıkçı Hasan, her zamanki gibi, belinden yukarısı çıplak, iki parmağı eksik olan sol eliyle göbeğini okşayarak duruyor, sanki koca filosunun her an belirmesini bekleyen bir Kaptan-ı-Derya gibi ufuktaki bir noktaya doğru bakıyordu.

“Sandalı hazırlar mısın?” dedi ona Mutti, yerdeki karmakarışık ağların üzerinden dikkatle yürüyerek. Yazın başında, erkekliğe doğru ilk adım olan on üç yaşına bastığında, aileye ait arkasında 5 beygirlik küçük motorlu sandalı tek başına kullanma hakkını elde etmişti. Onun sonucu olarak kayıkhaneye son birkaç ziyaretinde tıpkı eski bir deniz kurdununkine benzer gururlu, kendinden emin bir tavır takındığı kimsenin gözünden kaçmamıştı.

“Denizde zaten”, dedi Hasan göbeðini kurcalamayı bırakmadan.

“Dikkat edin çocuklar”, diye ekledi sonra,”Fazla uzağa gitmeyin”.

O saatte denize çıkmaları Hazal’a biraz garip geldi; Mutti yanına av takımlarını almamıştı , günün o saatinde denizde fazla balık da olmazdı zaten. Ama sandala atlarken ona bir şey söylemedi, çünkü onunla gitmeyi göze almıştı bir kere. Mutti, kürek çekerek sandalı  kayıkhanenin önlerinde demirli duran ve Hasan’ın gerçek donanmasını oluşturan küçük tekne kalabalığından çıkarttı; bu arada Hazal kayığın ucunda kendine rahat bir yer bulmuştu ve etrafındaki tahta parçalarını düzene sokmakla meşguldü.

“Berbat kokuyor” dedi, “Senin sandalınla balığa çıkmışlar gene”

“Ben bir koku almıyorum”, dedi Mutti fazla oralı olmadan, “Benim için önemi yok zaten”.

Açık, sakin bir gündü. Gökyüzü maviydi, uzakta ufka yakın yama gibi mor bulut parçaları vardı ve deniz üzerinde küçük kırışıklıklar olan koyu bir çarşaf gibiydi; yani rüzgâr güneyden, adalardan geliyordu. Sandalın tam karşısında adalar, sadece ana hatlarını gösterip geri kalan sırlarını saklayan bir sis perdesinin arkasında uzak, esrarengiz masal dünyaları gibi görünüyorlardı. Ama iki çocuk, adaların çok değişik de görülebileceğini biliyorlardı: başka günler, ışığın oyunları özellikle en batıdaki adanın evlerini neredeyse elle tutulabilecek kadar yakın gösterirdi. Bu iki görüntüden hangisinin gerçek, hangisinin hayal olduğunu kestirebilmeleri güçtü, çünkü bulundukları kıyıdan adalara vapur hattı yoktu.  Sandallara ve küçük teknelere gelince, onlarla koyun ucuna yakın hayali bir çizgiden öteye geçmek büyüklerin aklının ucundan bile geçmezdi, çocuklara ise kesinlikle yasaktı.

Biraz daha açıldıklarında, Mutti motoru çalıştırdı. Gömleğini çıkardı, ayaða kalktı, dümeni yönlendirmeye başladı. Hazal sandalın bir yanına eğilmiş, bir eliyle durgun suyun üstünde kayığı takip eden köpüklerle oynuyordu. Arada sırada Mutti’ye bakıyordu; Mutti’nin vücudu güneşin son kızgın ışınları altında pırıl pırıl parlıyor, gözleri sanki ufukta kara insanlarının hiçbir zaman göremeyeceði bir kıtayı ararmışçasına, dimdik dümeni tutuyordu. Hazal’in elini okşayan su, şaşılacak kadar ılıktı.

“Buralarda köpekbalıkları var” diye bağırdı Mutti, “eline dikkat et”.

“Burada mı? Saçmalama.”

“Burada tabii. Geçen hafta Hasan tuttu bir tane. O kadar büyük değildi ama gene de tehlikeli olabilecek kadar büyük. Tam bu kadar.”

Kollarını alabildiğine açtı göstermek için, ama bu arada dümeni bırakmıştı: tam sandal kendi etrafında dönmeye başlamıştı ki dümene tekrar sarıldı ve hakim oldu.

“Yalan söylüyorsun”, dedi Hazal, “fark etmez, beni korkutamazsın zaten”, ve elini suya daha da fazla batırdı. Mahalle takımında beş yazdır kalecilik yapmak ona, erkek çocukların söyleyebileceği herşeye karşı bağışıklık kazandırmıştı.

Suyun rengi yeşile çalıp da Hasan’ın tekneleri uzakta kıyının sadece küçük bir parçasını kaplar hale geldiklerinde Hazal ona durmasını söylemeyi düşündü, ama onun yüzünde daha önce hiç görmediği garip bir heyecan ışıltısı görünce sessiz kalmayı seçti. Şimdi küçük dalgalar sandalın altına vuruyor ve çabucak  kaybolup gidiyorlardı. Güneş, dibi bir türlü bulamadan, denizin altında daireler çizip duruyordu. Mutti, kararlı bir şekilde hep önüne bakarak dümeni idare ediyordu.

Biraz ileride ilk balıkçı teknelerini gördüler; tek kamaralı büyükçe bir tekne, sonra onlarınki gibi arkadan takma motorlu  başka bir sandal...Akıntıyla kendilerine doğru sürükleniyorlardı. Teknelerin üstünde, oltalarını hırsla sallayan insanlar vardı. Gürültücü martılar etraflarında dönüp duruyorlardı.

“Rasgele” diye bağırdı Mutti.

“Rasgele” diye cevap verdi adamlar, el sallayarak.

Biri başka bir şey bağırdı, ama motorun sesi sözlerini bastırdı. Hemen ardından, sesler  hiç duyulmaz oldu. Akıntı, göründüğünden daha kuvvetliydi.

“Nereye gidiyoruz?” dedi Hazal.

“Ne? Duyamıyorum”   dedi Mutti

Hazal,o tarafa bakıp da Hasan’ın teknelerinin artık neredeyse görülmeyen küçücük noktalar haline geldiğini gördüğünde duyduğu baş dönmesini Mutti’den gizlemek istiyordu. O yüzden, gözlerini artık  siyah ve sanki düşmanca bir hale gelmiş olan suya doğru çevirdi. 

Bu arada Mutti kıyıyı seyrediyordu. “Cape Kennedy” diye düşündü, “Çıkış noktasından 5000 km.  uzaktayız. Buralardan Dünya çok değişik görünüyor. Yakında yörüngeden çıkacağız. Radyo temasını sürdürün.”

Güneş gökyüzünde iyice alçalmıştı ve turuncu ışığının altında balıkçıların kara siluetleri, sanki sadece martıların bağrışmalarının ara sıra eşlik ettiği sessiz bir dans ediyormuş gibi sallanıyorlardı. Sıcağın azalması, günün bütün mücadelelerine bir çeşit geçici ateşkesi de beraberinde getirmişti. Mutti, büyük göğün altında yapayalnız, sessizlikle çevrili olmanın ve dalgalar tarafından beşikteymiş gibi sallanmanın güzelliğini hissetti. Hazal da şimdi aynı duyguyla dolu, yosunlarla oynuyordu. Motorun sürekli mırıltısı onun kafasında bir melodiye dönüşüyor, ve içinden o melodiyi izliyordu.

Doğuda, adalardan şehre giden vapur belirdi.

“Ada vapuru” dedi Hazal.

Mutti kafasını salladı, onaylarcasına.

“Çok yakınımızdan geçecek galiba” dedi Hazal.

Bunu söyler söylemez gene başının döndüğünü ve içten içten rahatsız olduğunu hissetti.

“Olabilir” dedi Mutti.

Hazal ona baktı. O sahte soğukkanlılığı fazla sürmeyecekti herhalde. Her ikisi de vapur hattının yasak bölgenin içinde olduğunu biliyorlardı.

“Geri dönelim” dedi Hazal, mümkün olduğu kadar doğal olmaya çalışarak.

“Vapura bir bakalım, sonra döneriz”

Hah! Diye düşündü Hazal. Teslim oluyor işte. Gözlerinde kararsızlık görünüyor bile. Yolun sonuna geldi. Artık blöf yapamaz.

“İyi” dedi. Ona vereceği son taviz olacaktı bu. Ayrıca, garipti ama, kendisi de vapurun sandalın ne kadar yakınından geçeceğini merak ediyordu.

Sol tarafta vapur gitgide büyüdü. Artık sarı bacasını ve onun hemen altındaki kaptan köşkünü görüyorlardı.

“Tam bize doğru geliyor” dedi Hazal.

“Zannetmem” dedi Mutti, ama hiç de emin görünmüyordu.

Bunu, ikisinin de bozmaya cesaret etmediği uzun, gergin bir sessizlik izledi. Vapur tam gaz onlara doğru geliyordu. Hızla hareket etmek yerine, donup kalmışlardı. Vapur  o kadar yaklaştı ki, güvertelerdeki yolcuları seçmeye başladılar; aynı anda da çok yakınlarından geçeceğini ama sandala çarpmayacağını anladılar.

“Apollo’dan Dünya Kontrol’a” diye düşündü Mutti rahat bir nefes alarak, “Artık yörünge dışındayız. Uzayla ilk temasımızı yaptık. Her şey yolunda.”

Gerçekten de öylesine yakın geçti ki, neredeyse içindeki satıcıların bağırmalarını duyacaklardı. Yolcuların bazıları el salladı. Hemen ardından, vapurdan gelen büyük dalga sandalı ceviz kabuğu gibi salladı, ama sadece tek bir dalgaydı. O geçince deniz tekrar sakinleşti.

“Haydi, artık dönelim” dedi Hazal.

“Dur bakalım..dur.. Daha vaktimiz var”  dedi Mutti. Soğukkanlılığını tekrar kazanmış görünüyordu.

Motor homurdanmaya devam ediyordu.

“Neden adaya gitmiyoruz?” dedi birdenbire, “Yakında olmalıyız”

Hazal kulaklarına inanamıyordu. Başından beri Mutti’nin suratında gördüğü o garip ifadenin asıl anlamı bu muydu yoksa?

“Delisin sen” dedi, “Güneş batacak ve..”

Cümlenin ortasında durdu. Korkak gibi görünmeyi istemiyordu. Mutti blöf yapıyordu. Onu ağlatmak, yalvartmak istiyordu. Kesin.

“Tamam” dedi, “gidelim adaya”

Vapur Batı’da, şimdi gökte büyük, kırmızı bir top halini almıþ olan güneşin altında yok olmak üzereydi. Ortalıkta hiçbir balıkçı teknesi kalmamıştı. Hazal derin bir hüzün duydu. Blöf olsun veya olmasın, Mutti açıkça sapıtmıştı. Artık kıyıdan çok uzaktaydılar, ada ise henüz sislerin arkasında belli belirsiz bir şekilden başka bir şey değildi. Kendini bir hiçliğin ortasında, evinden uzaklarda, bir manyak tarafından kaçırılmış gibi hissetti. Ağlamak istiyordu. Annesini babasını, kardeşini, evdeki sıcak odasını düşündü. Ağlama isteği arttı. Ama kendini tuttu. Sanki etrafındaki elle tutulabilir tek sağlam  nesne olan denizi seyretti.

Dalgalar daha hızlı vurmaya başlamıştı. Tatlı bir uykunun ortasında uyandırılan rüzgâr, tüm kızgınlığıyla sandalın üzerine abanmıştı. Hazal, bütün bunların sadece bir şaka olduğunu, aslında denizin kıyıdan sakin göründüğünü, rüzgârın kısa sürede duracağını düşündü. Dümenin başında Mutti bir süre daha oyununu oynamaya çalıştı, ama sertleşen hava onu da hızla gerçeğe döndürdü. Motorun pervanesi iki büyük dalganın etkisiyle bir an boşlukta kaldığında, Mutti’nin yüzünde açık bir korku ifadesi belirdi.

“İyi misin?” diye bağırdı Hazal.

“Burada otursana, denge sağlamak için?” dedi Mutti.

Havanın sertleşmesinden beri aralarında süren sessizliğin böylece bozulmasının mucizevi bir etkisi oldu üzerlerinde. Hazal, batık gemilerle dolu korkunç görüntüleri düşlemeyi kesti. Mutti korkusunu yendi, dümene sıkı sıkıya sarıldı ve dalgalara göğüs gerdi.

“Uzay aracından Dünya’ya” diye düşündü, “buralarda biraz  sallantı var. Ama aşacağız.”

Kayığın ilerisindeki sis bu arada açılmıştı ve birden, yasak çizgisinin öbür tarafında kalan hiçbir ölümlünün görmediği bir ada görüntüsü belirdi önlerinde.

“İşte ada” diye bağırdı Hazal.

“Oraya gideceğiz” diye bağırdı Mutti. Heyecanı yorgunluğunu bastırmıştı. “Kıyıdan daha yakın bize”

Görüntü tekrar yok oldu. Rüzgâr, sanki daha fazla eğlenceye izin vermezmiş gibi, şiddetle esiyordu. Ama Hazal, denizi ve dalgaları, o an kızmış olmalarına rağmen kendilerine gerçekten zarar veremeyecek arkadaşlar olarak görmeyi yeğledi. Güneş batmış, koyu mavi uzun bir akşam başlamıştı. Hazal, dalgaların etkisiyle içeride her tarafa saçılmış olan tahta parçalarını düzenlemeye başladı. Sonra, çok rahatsız edici bir sessizliğin farkına vardı. Motor durmuştu.

“Ne oluyor?” dedi.

“Bilmiyorum” dedi Mutti. Pervanenin üstüne eğilmiş, bakıyordu. “Durdu”

Hazal, söylediğinin doğru olduğunu bile bile, onun hala þaka yaptığını düşünmekten kendini alamadı.

“Düzeltemez misin?”

“Ada uzak değil. Oraya kadar kürekle gideriz.”, dedi Mutti sonunda.

Gerçekten de ada, ufkun büyük bir bölümünü kaplayan bir kara parçası haline gelmişti. Ama gene de hala siyah bir şekilden ibaretti. Mutti ciddi ve kararlı kürek çekmeye başladı. Rüzgâr yön değiştirmişti ve şimdi arkalarından geliyordu, ama buna rağmen uzun bir süre kürek çektikten sonra Ada’nın hâla bulanık göründüğünü fark ettiler. Hazal, Mutti’nin mücadelesini, her tarafından akan terleri, küçük kaslarını patlama derecesinde zorlayışını seyretti ve içinden ona kocaman bir öpücük vermek geldi.

“Dur” dedi, “ben de geliyorum”.

Küreklerin birini aldı. Sessizce kürek çektiler.

“Uzay Aracından Dünya Kontrol’a” diye düşündü Mutti bayılmamaya çalışarak, “yörüngedeyiz ama iniş noktasını göremiyoruz”.

Aniden sis tekrar açıldı: kendilerini bir dizi teknenin demirlemiş olduðu bir rıhtımın önünde buldular. Rıhtımın arkasında iki katlı evler vardı. Mutti yorgunluktan herhangi bir tepki verecek durumda deðildi ama vardıkları yerin geride bıraktıkları kıyıya oldukça benzemesi onu biraz hayal kırıklığına uğratmıştı.

Sessizliği ilk bozan Hazal oldu. Yanaşırlarken:

“Buralarda umarım yiyecek bir şeyler buluruz” dedi, “Çok acıktım.”

Mutti onu bir eliyle kenara itti.

“Karaya ilk çıkan ben olacağım” dedi.

“Tamam, tamam” dedi Hazal, onun deliliğinin tam olarak geçmediğini düşünerek.

Bu arada Mutti, kafasında o tarihi anda vereceği söylevin son düzeltmelerini yapıyordu.

Bitirince sağ ayağını uzattı ve yavaşça, dikkatle karaya ilk adımını attı.

Neil Armstrong bile öylesine heyecanlanmamıştır.  

© Alber Sabanoglu

Read more from the January 2012 issue
Like what you read? Help WWB bring you the best new writing from around the world.