Skip to content
Words Without Borders is an inaugural Whiting Literary Magazine Prize winner!
from the December 2011 issue

the map

Ankara'nın unutulmuş bir sokağında; daracık, karanlık bir sahaf dükkanı vardır. Arada sırada uğrarım oraya, tozlanmış eski kitaplara göz atarım. Küflü ciltleri dikkatimi çeker, orada genzime bir toz kokusu dolar, bir köşede, kurt delikli bir masada oturan gözlüklü yaşlı sahafla biraz hoşbeş ederim; sonra tekrar güneşli sokaklara çıkar, yürür giderim.

Bir akşamüstü gene bu içine gün ışığı pek girmeyen, kendine özgü hafif kekremsi bir kokusu olan sahaf dükkanına girmiş, dalgın

gözlerle raflara bakıyordum.

Yaşlı sahaf oturduğu yerden hafifçe öksürerek bana bir köşedeki kıvrılmış duran birtakım kağıtları gösterdi.

"Bunlar yeni geldi," dedi.

O yana döndüm.

"Nedir onlar?"

"Eski haritalar..."

Eğilip bir tanesini elime aldım, açıp baktım. Çok eski bir haritaydı bu. Osmanlı İmparatorluğu'nun artık var olmayan sınırlarını gösteriyordu. Üstündeki yazıları eski Türkçe'ydi.

"İlginç bu," dedim.

Bir başka haritayı açtım; ilgiyle göz atıyorum. Değişik birtakım adalar... Tam neresi anlayamadım.

Sahaf:

"Eski birtakım sömürgeler bunlar..." dedi.

"Allah Allah, hangi okyanusta bu sömürgeler? Daha önce hiç duymadım bu adaların adını?"

Sahaf:

"Bu haritalar özel, yorumlu haritalar," diye yanıtladı.

Bir başka haritaya göz atıyorum şimdi; bambaşka bir dünya sanki... Latin Amerika var, Afrika var filan ama, bilmediğim birtakım kara parçaları da var. Yazıları da bir değişik.

"Bu nedir?"

"İşte," dedi sahaf. "Bu da yaşadığımız dünya tabii. Ama yorumlu... Anlarsınız ya!"

"Yorumlu demek?"

"Evet, özel yorumlu haritalar bunlar."

"Vallahi çok ilginç," dedim. "Ben daha önce hiç böyle yorumlu haritalar olduğunu duymamıştım. Coğrafyası güçlü bir öğrenci değildim ama okulda, sonradan dünyayı çok gezdim. Hiç bunlara benzer kara parçaları görmedim doğrusu. Yani bakın, sanki şu Amerika değil mi? Ama şurası neresi, Allah Allah?"

Sahaf:

"İşte, haritayı çizen öyle yorumlamış..." dedi.

"Yani Amerika Birleşik Devletleri'nin üstünde Kanada yok, başka bir yer mi var?"

"Başka bir yorum var. Ne diyorum size... Şu Ortadoğu haritasına bir bakın. Ne değişik," dedi o.

Bana uzattığı haritaya bakıyorum. Ortadoğu ülkeleri var ya üstünde, hepsi bir başka türlü...

"İnanın bu 'yorum' işi çok ilgilendirdi beni," dedim. "Bu haritaları yorumlayarak çizen kişiyi tanımak istedim doğrusu... Acaba siyasi bir yorum mu bu?"

"Bence kişisel bir yorum," dedi sahaf.

"O zaman düş gücü olağanüstü birisi olmalı bu kişi."

"Bilmem ki," dedi sahaf. "Ama fantezi değil bunlar. Yorumlu ve gerçekçi. Kendisi öyle diyor."

Dikkat kesilmiştim.

"Demek tanıyorsunuz bu haritaları çizeni?" diye merakla sordum.

Sahaf başını salladı.

"Tanırım," dedi. "O da arada uğrar buraya."

Elimdeki bir başka haritaya bakıyordum şimdi.

"Bunu işte hiç anlayamadım," dedim. "Nedir bu? Neresi? Nasıl bir yorum acaba? Hiç tanımadığım birtakım yerler... Şaşırtıcı."

"Ha, o mu?" dedi sahaf. "O, Erkek Haritası. Dünya ile, kara parçaları ile ilgisi yok yani... Ters tutuyorsunuz, şöyle bakın. Gördünüz mü, bir

Erkek Haritası işte!"

Şaşırmıştım.

"Erkek Haritası mı?"

"Evet. Erkek Haritası."

"Yorumlu mu?"

"Evet, yorumlu."

"Acaba özel bir erkeğin haritası mı, yoksa genel mi?" diye sordum.

"Genel bir harita elinizdeki," dedi sahaf. "Yani şöyle söyleyeyim: Özel yorumlu bir Genel Erkek Haritası."

"Özel yorumlu bir Genel Erkek Haritası demek..."

"Evet. Genel... Sokaktaki adamın haritası. Ama çizenin yorumu var tabii."

Haritayı elimde evirip çeviriyorum. Değişik, çok değişik bir şey...

"Şurası nerede?"

"Bakayım... Ha, orası adamın yüreğine giden yol."

"Ya şunlar..."

Sahaf eğilip iyice baktı.

"Korkular, endişeler... Şu kısım evlilik yolları, bakın; geniş vermiş o kısmı. Şurası giriş, yani başlangıç bölümü... Şu bölüm ilişkide seçilecek yolları açık seçik gösteriyor ve evet, evet, bu uzunlamasına parça da geçmişindeki bölümler. Ruh hali filan. Erkekleri bilirsiniz..."

"Bilirim," dedim. "Kaça bu harita?"

"Size uygun bir şeyler yaparız," dedi sahaf.

"Acaba işe yarar mı?"

"Ne gibi?" diye sordu sahaf.

"Yani, açık söyleyeyim. Şu ara beni uğraştıran biri var. Yani çok zor bir kişi... Çözmesi zor. Acaba diyorum, bu harita bana yardımcı olabilir mi?"

"Aman siz ne diyorsunuz?" dedi yaşlı sahaf. "Kılavuz bu... Yani siz haritasız mı yola çıktınız?"

"Evet," dedim. "Haritasız çıktım yola. Aslında biliyor musunuz, ben böyle işlerde harita kullanıldığını bilmiyordum. İşte, normal yollardan ilişkiyi kurmaya uğraşıyorum."

"Aman," dedi sahaf. "Hiç haritasız yola çıkılır mı? Önce inceleyeceksiniz, sonra yola çıkacaksınız. Kaybolursunuz sonra. Ne tehlikeli bir işe girişmişsiniz siz."

"Galiba öyle oldu," dedim. "Aslında tüm olayı bırakmayı bile düşünüyorum. Sıkıntılıyım..."

"Alın siz bu haritayı," dedi sahaf. "Yolları bulun. Çizin kırmızı bir kalemle. Mutlaka hedefe ulaşırsınız."

"Pekala," dedim. "Ama ben bu haritayı okumayı becerebilecek miyim? Bakıyorum bakıyorum, hiçbir şey anlamıyorum."

"Yardımcı kitap var," dedi Sahaf... Bir çekmeceyi açıp ufak, broşür gibi bir şey çıkarttı.

"Buyrun. İkisi on bin lira."

İnce sarı bir kağıda haritayı ve broşürü sarıp verdi bana.

Parayı ödeyip çıktım dükkandan.

Eve geldim; haritayı yaydım masanın üstüne, elimde broşür; gözlüğümü taktım, kırmızı kalemle bir yol bulmaya uğraşıyorum.

...Çocukluk, ilkgençlik bölümleri... Neden telefon eder, niçin aramaz? Ne ister, ne istemez? Hangi söylediği doğrudur, hangisinin tersinin yapılmasını ister aslında... Ne düşünür, ne söyler? Neyi gösterir, neyi saklar...

Şimdi tüm bunları broşürden bulup numaralanmış yerlerden haritanın üstüne yavaş yavaş çiziyorum.

...Neden kaçar, niçin gelir? Fikirleri nelerdir? Hayatındaki kadınlar... Ne söyler, ne ister? Falan filan...

Yavaş yavaş bir şekil çıkmaya başlıyordu.

Kendime bir kahve yaptım, bir sigara yaktım; gene kılavuzu inceliyorum.

...Boşanmış adam bölümü. Para durumuna göre yollar... Amacı nedir yaşamda, bilmem ne...

Çizdiğim yollar karıştı, yeniden okuyorum kılavuzu.

...Ürkekse şöyle... Cesursa böyle... İşin içinden çıkamıyorum. Takıldım. Canım sıkıldı. Boşuna para verdim galiba... Gitti on bin. Her neyse.

...Kişiliği nevrotikse, noktalı yerlerden yukarıya doğru çiziniz... Sadizm bölümleri... Allah Allah!

Kapı çalındı.

Gidip açtım. Yakın bir kız arkadaşım uğramış...

"Gel," dedim. "Gel bak, bir harita buldum. Erkek Haritası; şu da kılavuz... Birtakım yolları kırmızı ile çiziyorum. Hani, şu benimki için..."

Şaşırmıştı. "Dur, bakayım," dedi. "Nereden buldun bunu? Acaba Üzeyir'e de uyar mı?"

"Evet, Genel Erkek Haritasi'ymış. Uyabilir. Ama özel yorumlu..."

"Ne demek özel yorumlu?"

"Sahaf dedi. Öyle işte... Özel Yorumlu Genel Erkek Haritası..."

İkimiz geçtik masanın başına, elimizde renkli kalemler, haritada bir yol bulmaya uğraşıyoruz...

"Sen yeşil kalemle çiz," dedim. "Al bak, şurada... Bu iki adam değişik çünkü."

"Evet, gerçekten ikisi birbirinden çok değişik adamlar..."

Konuşup duruyoruz.

"Şimdi bak; Üzeyir ilk karısının etkisi altında biraz, değil mi? Acı çekmiş boşanırken; şuraları işaretle, yukarı doğru çık... Neden evlenmeye yanaşmaz? Şu köşeden aşağıya in. Bak ben şimdi şu dış yolları çiziyorum; inisiyatifi eline aldı benimki ve hiçbir şey yapamıyor. Al sana, burada bir açmaz var... Telefonla arasan başka türlü, aramasan başka türlü. Ha, şurası duygu damarıymış. İşte, şöyle çiziyorum ben, sen takip et..."

"Tamam, tamam," dedi. "'Annesi ile ilişkisi' bölümlerinden aşağıya iniyorum; sen şu 'yalnız kalmak isteği' bölümünü bir aş bakalım... İşte şu yolun ucunda telefon; bir dakika kılavuza bakalım... 'Amacını saptama bölümü' var... Yahu burası karışık işte..."

"Dur," dedim. "Ver bana bakayım... Orayı şimdilik geç. 'Korkular'... Bak bu kısım müthiş!"

"Dur, dur, şurada ilginç bir bölüm var... 'Anlattığı hastalıkları'... Çiziyorum şuraları. 'Eski ilişkileri' kısmındayım..."

"Hızlı gitme," dedim.

"Ben, 'telefon et' bölümüne geldim."

"Saat kaç?"

"Dokuz buçuk."

"Arasam mı?"

"Aman ters bir şey olmasın?"

"Ama haritaya göre gidiyoruz işte..."

"Sen bilirsin..."

"Bak, 'ilgilenin' kısmı var... Ama şurası da, 'ilgiden ürken erkek bölümü'."

"Amma karışık haritaymış..."

"Dur, şu 'telefon et' bölümüne bir çarpı koyuyorum."

"Bak ben nereye geldim; 'gece evine ziyarete gidebilirsiniz' diye bir bölge var."

"Ama daha oraya varmadan başka şeyler görünüyor, 'yemek yedirmek' kısmını iyi oku... Ah, ben değişik bir kanal buldum! 'Telefondaki tutuma göre hareket'... 'Kontrol mekanizmasının dengelenmesi' diye bir bölüm var, orayı geçiyorum. 'Ona neler anlatacaksın?' bölümü var; bu, telefonda da işe yarar..."

Bir sigara daha yaktım.

"Bir arayayım, diyorum."

"Sen bilirsin..."

Cesaretimi toplayıp numarasını çevirdim.

"Alo?"

"Merhaba..."

"Nasılsın, ne var ne yok?"

"İşte bildiğin gibi."

"Her şey nasıl gidiyor?"

"Bildiğin gibi..."

"Bir sorayım demiştim."

"Sağ ol..."

"Hadi, iyi geceler."

"Güle güle."

Yüzüm bozuk oturdum masaya.

"Nasıldı sesi?"

"Tedirgin. Ürküyor yahu."

"Neden ürküyor acaba?"

"Ne bileyim ben. Allah kahretsin!"

"Sevinmedi mi?"

"Sevinmedi sanki. Kontrollü... Şimdi, 'telefondaki tutuma göre hareket' bölümünü işleyelim..."

"Acele ettin, keşke aramasaydın onu."

"Aman, canım sıkılıyor... Uğraş dur."

"Vallahi Üzeyir bölümleri de beni sıkmaya başladı. 'Sizi deniyor mu?' diye bir kısım var..."

"Aman, ne zormuş bu iş," dedim.

"Dinle," dedi. "Şu bölüme bak! 'Bu kadın bende ne buluyor? Ben neyim ki? Kadının ilgisi gerçek olamaz, benimle galiba dalga geçiyor...' diye apayrı bir kanal."

"Ah, kendine güvenememe mi?"

"Belki de."

"Bak, şurada da, 'kadının etki alanından kaç, kendini kurtar; hiçbir zarar görmezsin...' kısmı."

"Of be! Nasıl bir adam istiyorum, biliyor musunuz? Sevsin beni. Ürkmesin sevmekten. Birlikte mutlu olalım. Böyle evde oturup hindi gibi düşünmekten bıktım."

"Şu, 'üstüne düştükçe kaçar' çizgisinde bir ilerleyelim hele."

"Yahu, harita karmakarışık oldu. Biz yolu bulamayacağız galiba."

"Evet... Kaybolduk."

"Korkunç bir şey bu!"

"Kaybolduk işte."

"Keşke o kadar yakışıklı olmasaydı. Atardım tekmeyi."

"Atamıyorsun... Kaybolduk. Ne yapacağız?"

İkimiz de Erkek Haritası'nın başında çaresiz ve dehşet içinde kalmıştık.

"Korkuyorum. Yolumuzu bulmamıza olanak yok."

"Evet. Kötü saplandık. Çıkış yolu yok."

"Yandık, ne yapacağız şimdi?"

"Hiçbir şey yapamayız. Kaybolduk."

Bir an düşündüm.

"Gel yırtalım şu haritayı. Bu iki adamı da boş verelim!"

"Yapabilir miyiz?"

"Neden olmasın..."

"Dur, dur. Biraz düşünelim."

"Yahu bunlar insan olsa, açar telefonu sorardık. Elimizde harita var, size ulaşamadan kaybolduk. Korkuyoruz, kötü durumdayız... Ne yapacağımızı bilmiyoruz. Bize yardımcı olun, derdik."

"Ama bunlar işte böyle..."

"Biliyorum, Allah kahretsin."

"Eskiden çok üstüne düştüydü, değil mi?"

"Tabii, yüzüne bile bakmazdım."

"Al benden de öyle..."

"Kendini çekince kıymetli oldu."

"Herif duvar olalı, çıldıracağım. Ne yapacağımı bilemiyorum!"

"Dur şimdi... Dönüş yolunu bulmalıyız."

"Çıkış yolunu... İmkansız... Bulamıyorum."

"Ben de bulamıyorum."

"Amerikalı erkek olsa atlardı be!"

"Kardeşim bunlar değişik."

"Of çıldıracağım. Keşke birer Amerikalı bulsaydık!"

"Bulamadık işte..."

"Dinle; bu harita bizi boğacak. Kurtulmaya bakalım. İyi ki sen varsın yanımda, yalnız olsam aklımı kaçırırdım."

"Dur, sakin ol. ilerlediğimiz yoldan yavaş yavaş geri döneceğiz."

"Kolay mı?"

"Değil... Değil ama, haritanın ortasında bu durumda kalamayız."

"Tamam, 'telefon et' bölümünden aşağı iniyorum. 'İnisiyatifi ona bırak'a geldim. Şuradan biraz sola..."

"Ben, 'içine kapanıklık sendromu'nun altına doğru kayıyorum; 'cinsel korkular' bölümündeki noktaları geçtim... Evet şimdi, 'yaşamdaki amacı' bölümü var."

"İn, in aşağıya... Dur, şurada 'bir randevuyu atlatın' diye bir şey varmış uyuduk demin."

"Ama gene bir yere varamadık."

"Perişanım yahu! Ne yapabiliriz?"

"Hiçbir şey"

"Ben yavaş yavaş acıkıyorum."

"Ben de sıkıldım."

"Çıkış yok..."

"Evet, öyle görünüyor."

"Biliyor musun, bu karmaşanın orta yerinde ölebiliriz."

"Evet. Çölde kaybolmuş gibiyiz."

"Biraz su olsa..."

"Bir lokma da yiyecek..."

"Sigara da bitmiş..."

"Telefon kesik galiba..."

"Farkındayım."

"Eyvah! Işıklar söndü."

"Dur, çakmak var. 'Ego' bölümünden hızla aşağıya kayıyoruz."

"Ben iyi göremiyorum."

"Korkunç bir rüzgar çıktı. Çakmak sönüp duru¬yor."

"Bir işaret fişeğimiz olsa atardık. Bizi bulurlardı. Çıkartırlardı buradan."

"Bana tutun. Usul usul şu yolu takip edelim."

"Tamam."

"Yanımda baş ağrısı ilacı var mı?"

"Olacak, al işte."

"Su yok. Neyse, öyle yutarım."

"Oynatmadan kurtulursak bu haritanın içinden iyidir."

"Of, ayağım bir çukura girdi. Yürüyemeyeceğim artık. Beni burada bırak. Sen yoluna devam et."

"Bırakamam, ölürsün."

"Git sen, git. Yoksa ikimiz de öleceğiz."

"Bu ne biçim rüzgar... Ağzıma burnuma kum doldu."

"Bırak beni. Yürüyemiyorum artık."

"Gel, dayan bana. Çıkacağız... Gayret et!"

"Hayır, hayır. Sen kendini kurtar kardeşim. Bırak beni burada. Bileğim gittikçe şişiyor. Yürüyemi¬yorum acıdan."

"Birbirimizi bırakmayacağız. Yavaş yavaş ilerli¬yorum. Dayan omzuma."

"O ses ne?"

"Baykuş ötüyor. Boş ver."

"Çakmak da söndü..."

"Bu rüzgarda yanmaz."

"Zifiri karanlıktayız."

"Yıldızlara bakarak yolumuzu bulabilir miyiz?"

"Ama hiç yıldız görünmüyor ki!"

"Umudumu yitirdim. Kurtulamayacağız. Bu korkunç haritanın ortasında ölüp gideceğiz."

"Al, cebimde bir çikolata varmış. Ye. Güç verir."

"Ayaklarım ıslandı."

"Bir dere yatağını geçiyoruz. Yavaş ol. Acıyan ayağının üstüne basma."

"Yağmur başladı."

"Boş ver, aşağıya doğru inmeye devam ediyoruz."

"Emin misin?"

"Evet."

"Ah, bak şurada bir ışık parladı! Bizi arıyorlar. Üzeyir! Üzeyir! Buradayız!"

"Işık filan yok. Düş görüyorsun. Yapayalnızız!"

"Üzeyir! Üzeyir! Duymuyor... Duymuyor bizi!"

O an var gücümle bağırdım. Benimkinin adı bağrımdan koptu!

"Hidayet! Ölüyoruz! Hidayet! İmdat!"

Sesim görünmeyen karşı dağlarda yankılandı.

"Kimsecikler yok... Bizi duyan yok."

"Hiç böyle ölebileceğim aklıma gelmezdi."

"Kurtulacağız."

"Umudum yok. Çıkamıyoruz buradan. Sevgimize inanmıyorlar."

"Dinle, hiç mutlu oldun mu onunla?"

"Oldum. Unutamıyorum..."

"Hey, yol kapalı! Önümüzde kütük gibi bir şey var."

"Fırtınadan bir ağaç devrilmiş olmalı."

"Ne yapacağız?"

"Dur, yana kayalım. Yavaş, yavaş ol."

"Artık tüm gücümü yitirdim. Beni burada bırak. Sen yoluna devam et."

"Gel, gel bu tarafa. Kütüğü geçtik."

"Yağmur soluğumu kesiyor. Dayanamayacağım artık."

"Biraz gayret et."

İki saat uğraştıktan sonra Erkek Haritası'nın içinden perişan bir halde çıkabilmiştik. Masanın kenarına ulaştığımızda kurtulduğumuza inanamıyorduk. Saçlarımız karışmış; yüzümüz, bacaklarımız yara bere içinde kalmıştı.

Gidip elimizi yüzümüzü yıkadık. Frijderden kana kana su içtik. Sonra gelip bitkin bir biçimde halının üstüne yığıldık.

Öylece uyuyakalmışız...

Sabah, güneş üstümüze vurunca uyandık, salonda bir yerde bir elektrikli süpürge gürültüyle çalışıyordu. Az kalsın süprüntülerin içine çekilip yok olup gidecektik.

Masanın kenarlarına tutunduk.

"Ne geceydi..."

"Karabasan."

"Ayağım berbat. Kurtulduğumuza inanamıyorum."

"Şu haritayı yok edelim."

"Evet."

"Çünkü gene içine girmeye çalışacağız..."

"Doğru. Biraz iyileşince. Gene deneyeceğiz."

"Yırtalım şunu."

"Hal kalmamış bende. Kollarım kesilmiş gibi..."

"Yırtıyorum, tut şu uçundan."

Haritayı yırtmaya başladık.

Salonu birden acı çığlıklar kapladı.

"Hidayet'in sesi bu!"

"Üzeyir bağırıyor! Aman Tanrım!"

"Yırt, yırt."

"Yapamıyorum. Nasıl haykırıyorlar... Can dayanmaz buna!"

"Tıka kulaklarını."

"Demek acı çekiyorlarmış."

"Tuhaf, hiç belli etmezlerdi."

"Evet, korkunç!"

"Yırtamayacağım artık."

"Gel, çıkalım evden. Ver elini. Buradan kaçalım."

Kendimizi zar zor dışarıya attık.

Yollar yeni uyanıyordu. Uyurgezer gibi yaşlı sahafın dükkanını buldum.

Girdik içeriye.

Parçalanmış elbiselerimizi, bağları kopmuş pabuçlarımızı, yara bere içindeki kollarımızı ve bacaklarımızı görünce, sahaf yerinden doğrulup dikkatle baktı bize.

"Harita," dedim. "Korkunçtu. Ölüyorduk."

Tırnakları kırılmış, çamurlu elimi sahafın masasının üstüne vurdum.

"Bu haritayı çizeni bulmak istiyorum. Can güvenliğine karşı bir olay bu! Ölüyorduk. Hesap soracağım!"

Sahaf:

"Sakin olun," dedi. "Lütfen sakin olun."

"Nasıl sakin olabiliriz? Ölümden döndük."

Sahaf:

"Haritayı çizenin bir suçu yok ki!" dedi. "O yalnızca olanı çizdi. Siz içinde kayboldunuz... Rica ederim. Sakin olun."

"O harita canlı. Yaşıyor... Korkunç bir şey o!" dedim.

"Unutun onu," dedi sahaf. "Size başka haritalar göstereyim. Erkek Haritası bazen tehlikeli olabiliyor. Düşünmeyin o yaşadıklarınızı. Elimde daha değişik haritalar var. Bakın, bu bambaşka bir Hindistan."

Gösterdiği haritaya bir göz attım.

"Ama bu hiç Hindistan'a benzemiyor ki!"

"Özel yorumlu. Size anlattıydım ya... Ne dersiniz? Unutursunuz her şeyi. Şurası Kalküta, burası Tac Mahal..."

"İstemiyoruz Hindistan haritasını."

"Siz bilirsiniz. Ben, sizi oyalar diye söyledim."

Biraz toparlanır gibi olmuştum. Açlıktan karnım gurulduyordu, sol böbreğim tekme yemiş gibiydi. Gece üşüttüm tabii. Az şey mi yaşadık!

"Bak buraya, kardeşim," dedim sahafa. "Şöyle, oturmuş bir  kalantor haritası var mı? Kentleri boş ver. Biz gene erkekten gidiyoruz. Ama istediğimiz değişik... Her olayını çözmüş, kadından anlayan. Yaşlıca, olgun, paralı, pullu, dul filan? Yani zor, ama mümkün mü böyle bir şey?"

Sahaf beni dikkatle dinliyordu.

"Olmaz olur mu," dedi. "Var, hepsi var. Ama onlar sizi böyle uğraştırmaz ki. Yani çabucak bıkmayasınız. Eh, karanlık ve fırtına da başlı başına bir serüven, değil mi?"

"Boş ver," dedim. "Canımızdan oluyorduk. Şu halimize bak."

"Öyleyse buyrun; işte tam istediğiniz. Durmuş, oturmuş, fırtınası dinmiş, biraz ateşi sönmüş, ama tam değil; varlıklı kalantor haritaları. Özel yorumlu."

"Bunlar da mı?"

"Evet."

"Aman bir problem çıkmasın; dün geceki gibi."

"Yok, çıkmaz. Bu kalantor haritalarını üniversitelere veriyoruz. Ekonomi ve istatistik dersleri için."

"Tamam öyleyse. Sar iki tane. İki de kılavuz. Sağ olasın. Hadi, eyvallah."

Ankara'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nin son sınıfından ayrıldı. Ortaokuldayken öyküleri Varlık dergisinde yayınlanan Eray’ın ilk kitabı Ah Bayım Ah 1975'te yayınlandı. Öyküleri İngilizce, Fransızca, Almanca, İtalyanca, Japonca, Çekçe, Urduca ve Hintçe'ye çevrildi. Nazlı Eray’ın on üç roman, sekiz öykü ve bir deneme kitabı bulunuyor.
 

Read more from the December 2011 issue
Like what you read? Help WWB bring you the best new writing from around the world.